Home / SÖYLEŞİLER / Latife Tekin + Hasan Ali Toptaş: “Yazara dil gerekmez!”

Latife Tekin + Hasan Ali Toptaş: “Yazara dil gerekmez!”

Latife Tekin: “Yazdığım kitaplar beni bir yere getirdi. Geldiğim yer çok sakin bir yer. Burada roman olmasa da olur gibi geliyor artık bana. Artık iyiyim, yaşamaya başladım duygusu… Çocukluğumdaki gibi bir coşkuyu yakaladım galiba ve bu, çok acılı bir sürecin sonunda oldu. Evet, yazmak da bırakılabilir. Keşke bırakılabilse hatta. Ama zor. Çünkü büyüleniyoruz. Öyle büyüleniyoruz ki boşlukta bir romanımız var, bir tane daha olsun; romanlar yaz, bastır dursun. Ama sanki… Sadece roman için değil, aşk için de böyle düşünüyorum ben. Bunların gerekmeyeceği bir hayat olsa keşke. Yani hep çocukmuşsun gibi yaşayabilsen, romanlara da, aşka da ihtiyaç duymasan, tebessümle yaşasan… Yani ille roman mı güzelleştirmeli hayatı?”
Hasan Ali Toptaş: “Bazen şöyle düşünürüm: Oturup aylarca, yıllarca bir romanın, bir atmosferin içinde yaşıyorsun, kendini unutuyorsun ya, çok kısa bir an için derim ki kendi kendime, dışarıda hayat gürül gürül akıp gidiyor, sen ne yapıyorsun… Çıkıp o hayata baktığımda harflerden başka çaremin olmadığını anlarım yine, geri döner, daha başka bir heyecanla harflerin arasına süzülürüm. Hatta, daha başka bir çaresizlikle. İnsan en çok kendi yarattığı cehennemde rahat edebilirmiş, onun cenneti orasıymış gibi geliyor bana. Roman yazılacaksa kimi zaman kölesi olmak gerekiyor elbette ama bu iyi bir şey mi bilmiyorum. Sadece ben başka türlü yapamıyorum. İyi bir şey olup olmadığını anlamak için, ortaya çıkan romana bakmalı belki de.”
Gazeteci Elif Tanrıyar geçmiş röportaj deneyimlerimi sormuştu, birkaç bir şey anlattım, aralarında Gümüşlük Akademesi bahçesindeki Latife Tekin – Hasan Ali Toptaş buluşması da vardı. Hal böyle olunca benim de söz konusu buluşmanın şiirli ve ruhlu kayıtlarını Egoist Okur’da yayınlamam farz oldu. Şimdi…
Önce kendinize mis gibi bir kahve yapın, sonra  telefonunuzu sessize alın ve bu benzersiz röportajı tadını çıkara çıkara okumaya başlayın.

Gülenay Börekçi

 
Latife Tekin: “Rüyada siyasetçi  görmek neye işarettir?”
Bahçe, kitap, yazar, eleştirmen buluşması
Beyan esastır: “Biz değiliz biz!”
Bunlar da bizim pankartlarımız: Artık bahçedeyiz…
BAHÇE YAZI: “Erken vazgeçenler kuşağı” mı dediniz?
 

latife-tekin-hasan-ali-toptaş-egoist okur-gulenay-borekci

Latife Tekin: Bahçemize hoş geldin, Hasan Ali, burayı görmeni istiyordum doğrusu, yol uzun ama gelinmez de değilmiş ha? Bugüne kısmetmiş. Seni karşılamaya çıktığımda ilk nasıl tanıştığımızı düşündüm de…

Hasan Ali Toptaş: Sevgili Arsız Ölüm yeni çıkmıştı, yıl 1983. Denizli’de bir kitapçıda tesadüfen görmüştüm kitabını. O dönemde benim henüz yayımlanmış öyküm, kitabım yoktu. Gıptayla okudum, yazma heveslisi biri olarak… Seninle ilk tanışmam böyleydi neredeyse yirmi yıl sonra da yüz yüze geldik.

L.T.: Ne güzel! Ama hızla geçtin gidiyorsun. Dili aldın, uçurtma gibi çaktın göğe. Erişilmez senin diline yani… Yazara dil gerekir mi sence? Ben gerekmez diyorum. Esaslısına yani… Asılmaz ipine artık uçurtmasının, bırakır, ne dersin?

H.A.T.: Ortalama dil dediğimiz, şekli çoktan belirlenmiş olan, kalıplaşmış dil gerekmez yazara. Yazar o dilin olanaklarından yola çıkarak kendi dilini kendisi kurar çünkü, hatta her yapıtı için ayrı bir dil oluşturur. Yani dil gerekmese bile bunun inkârı da gene dille mümkündür diye düşünüyorum ben.

L.T.: Dile karşı olduğumuzu gösterirken bile bunu yine dili kullanarak yapıyoruz diyorsun…

H.A.T.: Başka bir yol düşünemiyorum, evet. Elimizde ne var ki dilin gücünden başka!

L.T.: Biliyorsun, dille kanlı bıçaklıyım biraz, seni yakalamışken soracağım, Hasan Ali, dilden yana mısın, benden yana mısın? Yazarken dile ihtiyacımız var ama ara sıra kafa kaldırmak istediğin, şu dili tutup şöyle bir silkeleyeyim, dediğin oluyor mu? Yoksa dile meftun muyuz?

H.A.T.: Sen de bilirsin, yazdığın romanda kullandığın dilin ya da yakaladığın sesin, hapsedici bir yanı da var. Onun içine, onun olanaklarına hapsoluyorsun. Elbette başkaldırmak istiyorsun dile; tutup silkelemek istiyorsun onu. Ama bunu bile dille yapmaya mahkûmuz.

L.T.: Bak, denize karşı konuşuyoruz…

H.A.T.: Denize karşı konuşmak güzel. Evet, hapsoluyoruz dilin içine. Bazen kurduğun dil birtakım kelimeleri reddediyor. İnat edip o kelimeleri kullanırsan, bu sefer de müziğe ters düşüyor. Mesela sen dilin kokusu olduğundan da söz edersin. Dilin müziği ve dilin kokusu… Günümüzde yazılan Türkçe metinlerde o kokuyu ve müziği hissedebiliyor musun? Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, tuş sesleriyle, internet ağlarıyla birlikte kelimelerden sesli harfler patır patır düşmeye başladı. Çağın hızı, dilin içinde de geziniyor. “Selam” yerine “slm” yazılıyor artık. Böylesi bir hız söz konusuyken, Türkçe metinlerde müziği ve kokuyu görüyor musun?

L.T.: Çok sayıda kötü metinle karşılaşıyorum; kuru, kokusuz, müziksiz… Kendimi zorlayıp okumaya çalışıyorum, ayıp etmiş olmayayım diye. Büyük kalabalıkların dili çok büyük bir hızla değişti kentte. Göçüp gelenler artık o duru Türkçeyle değil, çalıntı, yabancı sözcüklerle konuşuyor… O dille mi yazacaklar, bizden sonra yoksullar ne yazacak? Babamın dili öyleydi ki, ben Uygurca metinleri çözebilmiştim; eski metinleri elime aldığımda, az bir çabayla onları anlayabiliyordum. Şimdi öyle konuşanlar kalmadı, biz ne kadarını yazıya geçirebildiysek o kalacak geleceğe. Sorduğun soruya ne cevap vereyim istiyorsun? Beni heyecanlandıracak pek az şey okuyorum. Ne okudun en son dersen… İşte Uykuların Doğusu’nu okudum. Havada okudum, bulutların üstünde, kalp çarpıntısıyla, heyecanlanarak… Aradım seni hemen zaten. Uçaktaydım başladığımda. Kapağını açtım, bir rüzgar esmeye başladı Hasan Ali, başımı kaldırıyorum, uçağın kanatları sarsılıyor. Yazarların birbirlerini kıskandığına filan inanılır ya, yok öyle bir şey. Bende yok, içim sevinçle doluyor böyle bir yazı okuyunca.

H.A.T.: “Bazı yazarlar” demeliyiz belki de…

L.T.: Bazı yazarlar kıskanırlar mı öteki yazarları? Belki, bilmiyorum… Güzel yazıyla karşılaşınca heyecandan başım döner benim. Nasıl aradım seni o gün. Dilinin rüzgarını, havada nasıl dalgalandığını bir de benden duy istedim, nasılmış öyle yazmak… Hasretini çekiyorum öyle güzel bir şey okumanın.

H.A.T.: Teşekkür ederim Latife. Benim de göğsüm kabarır Türkçeyi güzel kullanan bir yazarın metniyle karşılaşınca. Dilin kelimelerden ibaret olmadığını, genlerimizde de süregelen bir şey olduğunu, içimizde farklı şekillerde yankılandığını, kelimelerden çok bir çeşit bellek ve duygu sayılması gerektiğini kimi zaman gözden kaçırıyoruz galiba.

L.T.: Bu söyleşide biz bize konuşuyoruz, bize sorular yöneltilmiyor. Dün de konuşabilirdik aslında ama heyecanımız solmasın diye bugüne erteledik, onun yerine de dolaştık biraz… Ama işte, ikimiz yan yana gelince edebiyattan, yazıdan başka ne konuşacağız ki! Neler yazıyoruz, neler okuyoruz, bunları konuştuk. Ben her romancı aynı zamanda bir besteci olmalıdır diyorum.

H.A.T.: Hiç kuşkusuz.

L.T.: Sesi kulağıma gelmiyorsa, müziğini duyamıyorsam okuduğum şey eksik demektir. O metinden bir koku buharlaşmalı, bu yoksa, yine bir şey eksiktir. Eskiden, gençlik yıllarımda, “iç sesini bulmak” diyordum, ya da “iç zamanına gidebilmek”… Biz seninle birbirimizin dilini anlayabiliyoruz, belki ortak deneyimler yaşadığımız için… Genç kuşakların nezdinde artık yaşı kemale ermiş yazarlarız, bir şeyler söylememizi bekleyecekler bizden. Üzerimizde bunun baskısı var, ikimiz yan yana gelmişiz, anlamlı laflar etmeliyiz baskısı… Deneyimlerimizi genç yazarlarla paylaşma isteğiyle sürüp giden bir konuşma tutturmak istiyoruz. Üç ses dedik ya, sana sormak istiyorum, müziğini nereden buluyorsun diye. Ben açıyorum senin kitabını, sayfalardan yüzüme doğru rüzgar esiyor, denizin sesi kulağıma geliyor, dalgaların kıyıya vuruş sesi, çarpıp geri çekiliyor, geliyor, geri çekiliyor… Neredeyse elinde kırbaç, volta atarak dalgaları yönetiyorsun, dalgalar kırbaçlı yazar adamın ritmine uymuş. Ben o adamı; yazarı değil, romandaki adamı, neredeyse tanıyorum. O adam da dille, müzikle çıkıyor ortaya. Sormak istiyorum: Yazarken ne duyuyorsun, ne dinliyorsun?

H.A.T.: O müzik duygusu nereden geliyor, tam olarak bilmiyorum. Yazma biçimimin çocukluğumda sesleri algılayış biçimimle de ilgisi olabilir. Belki o sırada kulağıma gelen çam odununun yanarken çıkardığı har sesiyle, kozalakların çıtırtısıyla, kedinin mırıltısıyla; onların ruhumda şekillenişiyle… Babaannemin konuşma ritmiyle de ilgili olabilir ama bu tür bir algıyı nasıl edindiğimi tam olarak bilmiyorum. Ama bir cümle yazdığımda o cümle, dilin bütün kurallarına uygun bile olsa, onu bir de ses terazisinde tartmam gerektiğine inanıyorum. Yazarken ne dinlediğime gelince; Erkan Oğur’u, Gasparyan’ı, Farid Farjad’ı ve türküleri çok severim ama yazarken müzik dinlemem. Kendimi dinlerim daha çok. Daha doğrusu içimin sessizliğinde yatan müziği dinlerim. Dolmakalemin kâğıt üzerinde gezinirken çıkardığı cızırtı bile fazlaymış gibi gelir bana.

L.T.: Bir metnin müziği olması gerektiği duygusu, sana başka yazarlardan geçmiş olabilir mi?

H.A.T.: Öyledir, hiç kuşkusuz. Metnin müziği olmasını gerektiğini de, bu müziği ruhumun derinliklerinde aramam gerektiğini de başka yazarlar öğretmiştir bana. Yazdıkları metinlerle öğretmişlerdir. Ama öğrenilen şeye ancak kendimizi eklediğimizde o şey bir işe yarıyor.

L.T.: Yazarlığın bir yanı var ki, o öğretilemez; yazar okullarına gidip romancı olmaya çalışıyor bir dolu genç. Ne düşünüyorsun Hasan Ali bu konuda, güzel kitaplar okumak yeterli olmaz mı sence, şiire dalsınlar derim ben aslında, okuduğum romanlardan çok şiirden geçti bana ses duygusu, öyle hissederim. Yazarlar kendilerine yol arayanlara, bu işin nasıl yapılabileceğini sezdirebilirler en azından…

H.A.T.: Yazar okullarına her giden yazar olmayacaktır. İlle de yazar olacağım duygusuyla gitmemeleri gerekiyor. Senin de söylediğin gibi, yazarlığın öğretilebilecek yanları var ama asla öğretilemeyecek, kişisel keşfe dayalı bir yanı da var. Kurgu üzerine konuşmak için, bir süre o tür bir atölyeye gitmiştim. Bunu biraz da kendim istedim, çünkü olayların düz bir biçimde arka arkaya sıralanışı kurgu sanılıyor çoğu kez. Hikâye ile kurgu birbirine karıştırılıyor. Ya da kurgu, metnin iskeleti olarak tanımlanıyor. Bütün bunları onların zihinlerinden silmek için gittim ve çok keyif aldım. Derse başlarken, şu an öğreneceklerinizi unutmak için öğrenin yoksa hepsi ayak bağı haline gelir, dedim. Bilgiyle ulaşılan bilgisizliğe geçin, anlamında… Yararı var ama moral bozucu bir yanı da var. Kimi zaman insan dergilerde hikâyeleri çıkan, ama hâlâ “dahi” anlamına gelen “de”, “da” eklerini ayrı yazamayan insanlarla karşılaşıyor buralarda. Ya da, “Afallamak ne demek hocam?” diyen insanlarla. Bunları işitince, dehşete düşüp üzülüyorsun. Çünkü bu soruluyorsa, bunun arkasında Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sait Faik okumamak vardır. Bu soruyu soranların yayımlanmış hikâyeleri de var. Doğrusu ben bu tür yerlerde karamsarlığa kapılıyorum.

L.T.: Öyküsünü, kurduğu cümleleri sevip heyecanlandığın, birebir çalıştığın, kendi dünyanı paylaştığın insanlar oldu mu?

H.A.T.: Hayır, birebir çalışmadım kimseyle. Ama isterdim doğrusu, şöyle leb demeden leblebiyi anlayan, kendini harflere adamış biriyle çalışmayı… Hem deneyimlerimi aktarıp rahatlamak, hem de birine adamakıllı yardımcı olmak için. Ben yazdıklarımı bile gösterecek insan bulamıyorum. Eskiden komşum olan Faruk Duman vardı. Lise öğrencisi olduğu dönemden beri tanırım onu. Komşumken, nasıl olmuş diye yazdıklarımızı birbirimize gösterirdik. O bana okuturdu, ben ona okuturdum. Bir başka gözün bakması önemli. Hatta bu konuda bir söz vardır, galiba Mehmet Taner’in sözü: “Kimseyi bulamıyorsanız taşa gösterin,” der.

L.T: Mahmut (Temizyürek) ve Pelin’le (Özer) İlhan Berk’i ziyarete gitmiştik ”Biz Melih’le okurduk birbirimizin şiirini,” demişti, “Bu lazım. Siz kime okutuyorsunuz yazdıklarınızı?” Kendi yazdığımız metinler ve dilimiz hakkında içtenlikle konuşamamamız ne kötü, değil mi? Ben senin varlığından çok mutluyum, Hasan Ali. Mahmut’a borçluyum seni, nasıl tanıştın benim kitaplarımla dersen Mahmut sayesinde tanıştım, o bana söylemişti “Hasan Ali’yi okumalısın” diye. Öyle okumaya başladım senin kitaplarını. Bu söyleşide, beğendiğimiz başka romanlar, öykülerle ilgili de konuşalım bence. Senin “Okudum, çok güzeldi,” dediğin bir kitabı ben de alıp okumak isterim, beğendiğimiz şeyleri de söylemeliyiz birbirimize.

H.A.T.: Aklıma Başar Başarır geliyor mesela, çok genç ama başarılı.

L.T.: Genç ama yirmi yaşında da değil artık.

H.A.T.: Bana hâlâ ufakmış gibi geliyor, cüsse olarak benden büyük olsa da… Öykücülüğümüz açısından taze bir kan. Başar’ın öykülerini ve dile dair kaygılarını çok önemli buluyorum ben.

L.T.: Murathan’ın Çador’u da çok zarif, sessiz… Çok güzel. Okudun mu onu?

H.A.T.: Okumadım henüz.

L.T.: Ah tabii; sen o çıktığında Uykuların Doğusu’nu yazıyordun. Ben de yazarken okuyamıyorum. Bir kitabı bitirip diğerine başlamadan önce, yani unutma zamanında okuyorum. Çador çok hoşuma gitti, aradım da Murathan’ı zaten. Bir kitabı öyle sevince arıyorum. Aramak istiyorum. O, sesiyle beni mutlu etti, ben de sesimle onu mutlu edeyim, diyorum işte.

H.A.T.: Bu bizde pek yapılmayan bir şey.

L.T.: Gürsel Korat’ın Zaman Yeli’ni çok sevmiştim, tanımıyordum ama yayınevini arayıp telefonunu istedim, bak şimdi arkadaşız onunla. Bizim edebiyatımızda pek örneği olmayan bir kitap Zaman Yeli. İnceltilmiş, süssüz, yalın bir dili var. Zaman Yeli ve Çador gibi metinler bence gerçek edebiyat okuruna ulaşmalı, söylemeli insanlar. Tüm başarıyı ve ünü kendimize istememeliyiz. Güzel şeyler yazmış dostlarımız, yazar arkadaşlarımız varsa onlara arka çıkmalıyız. Ben İstanbul’da başlayıp Gümüşlük’te bitecek bir edebiyat şenliği düzenlemek için iki-üç yıldır uğraşıyorum, “Dünyada Türk edebiyatı sempozyumu” gibi bir projem var, kalkıp Ankara’ya bile gittim… Onaylanmak üzereydi proje, tam o sıra bakan değişti, kaldı… O sırada birçok öykücü okudum. Örnekse, Ayfer Tunç… Aziz Bey Hadisesi’ni çok beğendim, hoşuma gitti, sevindim okuduğuma… Tanımadığım bir yazar; önyargılar da var elbette. Okumakta geç kaldığımı düşündüm o kitabı. Bazı yazarları daha başında kendi dilimizin dışında görürüz, reddedip okumayız. Sonra Ayfer’in diğer kitaplarını da okudum, yazarlar da, iyi bir yazarı gözden kaçırabiliyor. Belki de düşündüğümüzden daha fazla iyi metin var… Çador veya Zaman Yeli gibi kitapların üstü örtülmemeli. Senin de böyle önyargıların var mı, hiç okumam dediğin yazarlar?

H.A.T.: Birkaç tane var. Önyargı her zaman iyi bir şey değil ama bazı isimler var ki, artık ne yazabileceklerini biliyorsunuz. Beş kitabını okumuşsunuz, o yüzden altıncı kitabında ne yazacağını biliyorsunuz. Yine de hiç okumam dediğim biri yok. İlk kez birini okuyorsam büyük heyecan duyuyorum; iyi bir şey çıkarsa da göğsüm kabarıyor, dili iyi kullanmış diye seviniyorum, öbür türlü önyargılarım yok.

L.T.: Benim var. Garip bir şey. O tuhaf güven işte. İçimden okumak gelmiyorsa ben bir şey sezmişimdir güveni; ruhum reddediyorsa okumayı, arayıp bulmayı, reddetmem gereken bir şey vardır demek ki güveni…

H.A.T.: Bazen de metin ilk başta sezdiriyor, önyargı çok çabuk oluşuyor.

L.T.: Peki Hasan Ali, müzik işi kolaylaştırmıyor mu sence? Atlıyorsun müzik atına, uçup gidiyorsun. Boşlukta yapıyorsun ya bu işi; müzik, yolunu bulmanı kolaylaştırıyor, yol döşüyor önüne, hatta kendisi yol oluyor… Müziksiz de giderim deyip kendine meydan okuyabilir misin? Dili, müzik olmadan, büyülü biçimde serbest bırakabilecek miyiz, yoksa kendi kendimize yarattığımız “dil müziğinin” kölesi mi olacağız? Dil, insanı zihnin ve anlamlar dünyasının içine sıkıştırıyor ama insan zihinden ibaret değil ki. Zihnin ötesine geçip gidemez miyiz, müziğiyle beraber dili de arkamızda bırakarak?

H.A.T.: Dar anlamda, harflerle kurduğumuz dilden söz ettiğimiz sürece, tümüyle müziksiz bir dili mümkün görmüyorum ben. Her harf bir sesi temsil ediyor, müziği hiç düşünmesek bile müzik var. Yeni notalar bulmaktan söz edilebilir belki.

L.T.: Benim yazarken kendi müziğime itiraz ettiğim de oluyor. Sinirleniyorum, fazla ritmik, notalara döksen bir oyun havası çıkabilir yani ortaya… Ben aslında Türkçede çok az roman yazıldığına inanıyorum. Türkçe edebiyat diyorsak, önce şiir geliyor aklıma, roman değil. Şiiri ilk sıraya koymamız gerektiğini düşünüyorum. Biz roman değil, daha çok masalımsı, destanımsı tuhaf bir şeyler yazıyoruz. Batılı anlamda roman yazmıyoruz. Yazmalı mıyız, o ayrı. Buna sen de dahilsin…

H.A.T.: Roman değil mi yazdıklarımız? Bence roman.

L.T.: Eh işte, romanı andırıyorlar. Ama o kurguyu, olması gereken dramatik dönüşümleri aradığımda hayır, ben hâlâ ritmik dil kullandığımızı düşünüyorum. Bu müzik ve dil meselesine cesaretle eğilmeliyiz. Mesela Uykuların Doğusu’nda geniş dalgalar halinde yayılan bir müzik var. Okuduğumda, “Hasan Ali dağların tepesinden inip o genişliklere bakmış,” diye düşündüm, öyle dalgalanan bir ses işittiriyor bize. Kadın değil, erkek sesi duyuyorum. Oynak değil, ritmik gelmiyor ilk anda… Bir ritmi var ama İç Anadolu’nun oynak havalarındaki gibi değil. Efeler oynuyor; oynamıyor gibi yani. Bu oynayamayışın, yarım oynayışın müziğini duyar gibi olmak hoşuma gitti aslında.

H.A.T.: Efelerin oynayışı biraz gururun ayağa kalkmış hali gibi. Ellerin ve cepkenlerin duruşları, o hava, o kartalsı eda… Ama bu görüntü benim kurmak istediğim müziğe benzemiyor.

L.T.: Okurken bu müzik nereden geliyor diye düşündüm, efelerin ayaklarının yere basışından, gidip gelişinden çıkan bir ses olabilir mi acaba diye; ama değil. Daha yumuşak. Ama belki mesafe alarak bakınca, cümlelerin arasında tekrarlanan “hatta”ların arası çok kısa değil. Efe adımına benziyor biraz, uzun ve bekleyen bir adım. Müzik kulağıma nereden doğdu peki? Kozalak çıtırtısı gibi bir şey de yok orada…

H.A.T.: Bilmem, kozalak çıtırtıları efelerin kulağındadır belki. Müziğin içindeki müziktedir. Aslında bu sorunun cevabını hiç veremedim şimdiye dek.

L.T.: O, efelikten çıkıp Ankara’ya gelmiş, efeliğini yitirmiş adamın müziği olmasın sakın…

H.A.T.: Üniforma hışırtılarının arasına sıkışmış bir efe.

L.T.: Adımı kaldırıyor da bir türlü atamıyor, oynayacak da bir türlü oynayamıyor. Ankara’ya sürüklenmiş… Böyle olabilir mi acaba? Bozulmuş bir efe ritmi var çünkü orada, arabeske benzeyen bir kırılma var, erkek sesinin kırılması gibi… Burada da belki o efe ritmi, şamarı yiyince şöyle bir savruldu sanki, feleği şaştı. Uykuların Doğusu, feleği şaşmış efe sesiyle yazılmış gibi geldi bana, Hasan Ali. Senin cümlelerine benzedi bu da. Dil de şaşmış. Her sözcük her şeyin içine giriyor. Her şeyi savurup atıyorsun. Feleği şaşmış efelerin diliyle yazarsan işte…

H.A.T.: Zaman zaman dil konusunda şunu düşünürüm: İlkokulda dili tanımlarken, “Dil, düşüncelerimizi ifade etme aracıdır,” veya “Dil, yaşayan bir şeydir,” derlerdi. Ben ikisinin de yanlış olduğunu düşünüyorum.

L.T.: Ben “dil” dediklerinde neden bahsettiklerini anlamamıştım ilkin, biliyor musun? Bizimkiler konuştuğumuz şeye “dil” filan demiyorlardı ki… “Dil öğrenmek ister misin?” dedi biri bana, “Dili nasıl öğreneceğim?” dedim ben. Dili ben kuşlar gibi şakıyorum zaten, nesini öğreneceğimi anlayamadım tabii.

H.A.T.: Dilin düşünce taşıyan bir araç değil, düşüncenin ta kendisi olduğunu öğretselerdi keşke diye düşünmüşümdür hep. Hatta insanın ta kendisi olduğunu öğretselerdi. Dil konusunda birçok şeyi çok geç fark ettim ben. Yıllarca dilin kendi kendine yaşayan bir şey olduğunu sandım. Öldürülebilir, yaşatılabilir olduğunu çok geç fark ettim.

L.T.: İnsan ses çıkaran bir canlı, sözcükler yapmış kendine, yapıyor. Yaşamak için konuşmaya var. Soluğunu üflüyor insan sözcüklere. O yüzden değerliler, hayatlar akmış o sözcüklerin içinde; canlılar, yaşatma borcumuz var onları, ben öyle hissediyorum, ama nereye kadar…

H.A.T.: “Yaratıcı Yazarlık Atölyesi” diye adlandırılan o çalışmalara katılanlarda bu tür kaygıları pek göremedim ben. Öncelikle, yazar olmayı hedefliyorlar. Yazar olmak için roman yazılmaz benim bildiğim kadarıyla. Roman yazdıktan ya da hikâye yazdıktan sonra gelen bir şeydir yazarlık. Aslında gelse de olur, gelmese de olur. Önce romanın kendisini amaçlamıyor muyuz? Önce bir şey olmak, olduktan sonra bir şey yapmak. Batıda da böyle midir, yoksa bu bize özgü bir şey midir, bilmiyorum.

L.T.: Bu dediğin, yazar olmaya heveslenip de yola çıkanlar için söylenebilecek bir şey herhalde.

H.A.T.: Dilden gene az önce konuştuğumuz konuya geldik, evet. Sanırım senin aklından hiç böyle bir şey geçmemiştir başlangıçta. Bir roman yazmak istemişsindir, yazarlık sıfatı sonradan gelmiştir.

L.T.: İşte, tutturdum ben romancı olacağım diye. Geriye doğru bir hikâyesi var bunun. Bu hikâyeyi de ben mi kurup uydurdum belli değil. Sadece içimden taştı ve yazdım.

H.A.T.: Aslında şimdi Unutma Bahçesi’nin içinde oturuyoruz biz. O kadar sessiz ki.

L.T.: Çok sessiz değil mi? Ama ben sessizlik diye ağlaya ağlaya geldim buraya. Söyleşilerimi okumuş insanlar bilirler. Şehirde kendi sesim bile fazla geliyordu bana artık. Bu kadar sessiz bir yerde yaşadığında, doğrusu tam tersi bir duyguya kapılıyorsun. Doğa gücünü öylesine hissettiriyor ki, bağırsan da sesin fısıltı. Doğa anlamı siliyor, sesini istediğin kadar yükselt, bomboş yankılanıyor.

H.A.T.: Şu anda doğanın bağrındayız, yüzlerimize yapraklar dokunuyor. Senin romanlarında doğa var, Yaşar Kemal’de de öyledir, Sait Faik’te de. Sanki ben biraz ıskaladım bunu. Birkaç yıldan bu yana okuduklarıma baktığımda da, giderek doğaya karşı bir kayıtsızlığın başladığını görüyorum. Acaba şehirde yaşadığımız için mi bu böyle ya da zamanımızın hızı mı doğayı gözümüzden siliyor diye kaygılandığım oluyor. Öteki romanlarında da var ama, senin özellikle son iki romanın, Unutma Bahçesi ve Ormanda Ölüm Yokmuş, beni kendi romanlarıma bakmaya yöneltti; doğayı gözden kaçırdığımı düşünmeye başladım.

L.T.: Senin anlattığın insanlar da şu gördüğümüz ağaçlar, çiçekler gibi işte. Doğa eksik diye düşünmedim; ağırbaşlı bir yazar diye düşündüm senin için, fazla gülmediğini okuyorum yazdıklarında. Ben yazarken de gülüyorum böyle. Evrenin sonsuzluğunu hissederek ara sıra başımı kaldırıp yazı yazmak da neyin nesi diyebiliyorum. Acıyarak gülerim kendime bazen. Biliyorum, yazdıklarımda da var. Yoksullarda var zaten bu; yoksullar gülüşür dururlar, her şeyi unutarak gülerler. Biz evde yan yana geldiğimizde sabaha kadar gülerdik. Uyuyakalırsam kalbimde büyük bir boşluk olurdu bütün o hikâyeleri kaçırdığım için. Uyudun gene, hikâyeleri dinleyemedin derlerdi, sonra o komik hikâyeler haftalarca anlatılırdı. Komik bir romancı olayım diye bir hevese düşmedim, ama sana göre epeyce dalgacı bir yazar sayılırım, sen ise çok ciddi, ağırbaşlısın.

H.A.T: Ama bizim evde gülünmezdi, Latife. Gerçekten, hiç mi hiç gülünmezdi; hep somurtulur ve uzaklara bakılırdı. Benim çocukluğumda babam uzaklardaydı çünkü. Yıllar sonra döndü ama bu kez de ne varsa, o bakmaya başladı uzaklara. Çok az konuşurdu. “Öyle ya,” derdi sadece. “Öyle ya” cümlesini değişik tonlara sokarak bize farklı farklı şeyler söylerdi. Yani bu iki kelimelik cümle bizim gözümüzde uzayıp kısalırdı sürekli. Farklı anlamlar giyinirdi. Belki de yoksulluk bizi öteki kutba atmıştı; susarak, somurtarak, iç çekerek yaşıyorduk onu. Öyle derin somurtmaların içinden çıkıp gelişimin, yazımdaki o ses tonuyla ilgisi vardır herhalde.

L.T.: Oradan mı? Ama sen aslında komiksin. Komiksin derken… Yakınlaştığın zaman gülmeye, komiklik yapmaya hazır birisin ama işte demek o duygu daha baskın sende; evdeki o sessizlik… Bir de kitaplarında yumuşak bir duygu var… Konuştuk ya, bazı insanlar çok yumuşaklar. Dilde de vardır hani…

H.A.T: Belki iklimden ya da coğrafyadan kaynaklanan bir şey, bilemiyorum. İbn Haldun’un dediği gibi, ne de olsa coğrafya bizim dışımızda bir şey değil, onu gövdemizde taşıyoruz. Ruhumuzda hatta, sesimizde.

L.T.: Güzel topraklarda doğmuşsun. Her yazarın bir dağı olmalıdır, gölü, denizi… Doğa diye tutturdum gerçekten ben İstanbul’da… Başta sessizlik özlemi olarak bastırdı bu. Kuruçeşme’de binaların görünmediği bir park vardır. Çimlerin üzerine sırtüstü yattığın zaman tek bir bina bile görünmez. Kendimi çok kötü hissettiğimde oraya gidip on dakika yatardım. Topraktan bana bir iyilik geçiyordu, iyileştiriyordu toprak beni. Bu nefes alma, bu genişleme isteği… Ben, yüzünü sonsuz genişliklere dönmüş bir evde doğup büyüdüm, taze ot kokusunun içine fırlatılmış bir çocuk olarak… Samanlıklarda oynayarak büyüdüm. Çocukluğumdaki o ot kokusu burnumda tütmeye başladı. Kuşak olarak politik bir başkaldırımız oldu ya, doğa içinde yaşayan ana-babalarımıza da başkaldırdık tabii, onların doğayla ilişkisine de dönüp bakmadık, sırt çevirdik, ablam çiçek dikerdi, bense küçümserdim onun sevgisini… Biz doğa manzaralarına bakıp kederlenmeyi iyi biliriz de… Gönlümüz ağaçlarda, otlarda değildi. O sıralarda reddettiğimizi, doğayla ilişkimizin politik dönemde zedelendiğini, koptuğunu, doğayı da, o ara analarımızı babalarımızı unuttuğumuz gibi unuttuğumuzu düşünüyorum. Doğaya pek yüz vermeyen bir edebiyatçı tipiyle karşı karşıyayız günümüzde, evet. Yaşar Kemal’de var dediğin gibi.

H.A.T.: Sait Faik’te de var.

L.T.: Evet, o kuşakta var. Sonraki kuşakların solukları isli, kulakları gürültülü. Ben öyle diyorum, devlete, millete kafa tutarken doğayı da onların saydık.

H.A.T.: Az önce, giderek daha çok fark etmeye başladım dediğim şey buydu.

L.T.: Ben insanın ancak doğanın içinde mutlu olacağına inanıyorum. İstanbul’da yok mu doğa? Acaba orada insanın gözü mü kapanıyor?

H.A.T.: Gözüyle birlikte gönlü de kapanıyor belki. Belki insan, bakışlarını uzağa götüremiyor artık. O dar sokaklara, betonlara çarpıyor bakışların ve zamanla köreliyor. Genişlik önünde uzansa bile sen ona dar bakıyorsun böylece.

L.T.: Etkilenmiyor olabilir miyiz? Nefesim daralıyordu benim, ruhum genişlemek istiyordu. İstanbul’da açık, yırtık bir yerler bulur bakarsın gerçi denize filan. O alçaklıklar, o yükseklikler… Düz bir şehir değil ya, o yüzden manzara resmi müzesinde dolaşıyormuşsun gibi tablo tablo görünüyor doğa. Güneş bütün haşmetiyle batıyor, ay ansızın doğuyor ama başka şeyler öyle bir bastırıyor ki. Son gidişimde boğazın akışı durmuş gibi geldi bana, çarpmıyor, çırpınmıyor… Ölmüş. Orhan Veli, sence dinlemek ister miydi İstanbul’un metalik uğultusunu… Biz en azından Kilyos’a, ormanlara giderdik, şimdi bunu yapmaya kalktığında on günlük yorgunluğa mal oluyor, hiç gitmemek daha iyi diyorsun.

H.A.T.: Doğa görünüyor da, doğayı görme arzusu yok. Orhan Veli İstanbul’u bu haliyle dinlemek ister miydi, bilemiyorum. Ankara caddelerinde gene yürümek ister miydi?

L.T.: Gitmek ne ifade ediyor senin için peki? Ankara’dan gitmek…

H.A.T.: Gidemem ben hiçbir yere, ben kalmak zorundayım. Gönül elbette böyle bir yerde ya da bir dağ köyünde yaşamayı diler. Otların, böceklerin, rüzgârların diline yakın olmayı; onlarla söyleşmeyi, yüzlerce çiçek adı, böcek adı bilebilmeyi. Bir köyde yaşamayı çok isterdim ama mümkün değil, hayatın bazı gereklilikleri insanın elini kolunu bağlıyor. Dediğim gibi, ben Ankara’da yaşamak zorundayım.

L.T.: Oysa şimdi buradan da gidebilirmişim gibi geliyor bana.

H.A.T.: Daha nereye? Yazmanın kendisi gitmek aslında ama sen sadece yazarak değil, doğrudan bedensel olarak da gidebiliyorsun.

L.T.: Hep yolda olmak isteyen insanlar vardır, durmamacasına… Dil beni sıkıştırmıştı, müziğimi değiştiremiyordum artık. Kımıldamak, gitmek bir çare olabilirdi, doğa manzarası seyretmekle toprağa yakın yaşamak farklı şeyler. Gitmek beni açtı. Bedensel olarak da açtı, çünkü ilk geldiğimde buradan bizim bahçe kapısına zor yürüyordum, sağlığım bozulmak üzereydi. Burayı çok seviyorum ama başka yerlere de gidip yaşamak istiyorum açıkçası. Belki yaşlanmaya başladığımı hissetmemle ilgili bu, yaşamadım, yazdım, ya da eksik yaşadım duygusu… Bir gitme hevesi geldi bana.

H.A.T.: Daha değil, daha değil. Daha ne romanlar okuyacağız.

L.T.: Keşke fırsat olsa da başka şehirlere gidebilsem yaşamak için. Kastamonu’ya gidebilsem mesela… Belki erkeklerin taşımadığı birtakım korkular taşıyoruz biz. “Bu bahçe ne kadar benim,” derim ben, “burada tek başıma kalabilir miyim?” Dağlara, ırmaklara, uzak ıssız yerlere hep erkekler gider ya. Kadınların içlerinde korku var, belki o korku hafifledi burada… Şimdi gidip Giresun’da, Sinop’ta yaşamak istiyorum, Anadolu kentlerini merak ediyorum, Kapadokya, Diyarbakır, Van… Böyle bir özlem oluştu. Ama Yasemin var, gidemem. Bekliyorum, o üniversiteye başlayınca gideceğim. Seni de çağırırım Hasan Ali.

H.A.T.: Zeynep Feraye çok küçük daha, iki buçuk aylık. Hiçbir yere gidemeyecekmişim gibi bir his var içimde o yüzden. Üstelik durağan biriyim ben, gönlüm gitmek istiyor ama gövdem bir türlü gitmiyor. Evde çakılıp kalan biriyim. Bir hafta hiç dışarı çıkmasam bile içeride bunalmam.

L.T.: Roman başka türlü yazılamıyor…

H.A.T.: Kaldı ki bu romanlar yazılırken bir yandan da memuriyet yapıldı. Zaman fukarasıydım hep.

L.T.: Masada mı yazıyordun?

H.A.T.: Yok, masada yazabilen biri değilim.

L.T.: Ben de öyle. Ben hâlâ yatarak yazıyorum. Bizim eve masa geç girdi, belki ondan, masada yazmaya alışamadım hiç.

H.A.T.: Ben ortaokul son sınıfa ya da lise bire başlayana kadar bizim evde de masa yoktu, ben de alışmamışım. Duvar dibindeki minderlerin üstüne uzanarak ders çalışırdım. Zihnin işleyişinin gövdenin şekliyle, duruşuyla ilgisi olmalı. Ya da alışkanlıkla. Ben uzanarak daha rahat düşünebiliyor, daha rahat yazabiliyorum.

L.T.: Uykulu bir çocuk muydun peki?

H.A.T.: Hayır, hayır. Oradaki hayat izin vermiyordu zaten, dayatıyordu uyanık kalmayı. Biraz da meraklıydım galiba. İhtiyarların ateş başında, pekmez kazanlarının etrafında ya da güneşli duvar diplerinde anlattıkları hikâyeleri, hatıraları dinlemeye bayılırdım. Zaten çocukluğumda ya okula giderdim her sabah, ya da minibüs muavinliğine.

L.T.: Beni hep uyandırırlardı. Evde uyuyan biri çok korkunç bir şeymiş gibi. Biz hiç uyuyamadık çocukluğumuzda. Erken yatabilirdin ama canın istedi diye bir köşeye kıvrılamazdın. Güneş doğduğu, yüzüne ışık vurduğu an herkesle birlikte kalkmalıydın, böyle bir gelenek vardı. Şimdi bir sürü şey çıktı, gece saatine göre yaşayanlar, gündüz saatine göre yaşayanlar… Bizimkiler bilmiyorlardı bunları herhalde. Gitmek! Bilmiyorum, ben çok hayta bir sokak çocuğu olarak büyüdüğüm için gençliğimin arka odalarda roman yazarak geçmesine üzülüyorum, acıyorum kendime. Arkadaşlar kapıya gelir çağırırlardı, ben hiçbir zaman gidemezdim, romanımın kölesiydim çünkü.

H.A.T.: Roman ve kölelik…

L.T.: Başka türlü roman yazılamaz. İyi bir şey mi bu sence?

H.A.T.: İyi bir şey mi bilmiyorum. Çok gelip geçici bir düşüncedir ama bazen şöyle düşünürüm: Oturup aylarca, yıllarca bir romanın, bir atmosferin içinde yaşıyorsun, kendini unutuyorsun ya, çok kısa bir an için derim ki kendi kendime, dışarıda hayat gürül gürül akıp gidiyor, sen ne yapıyorsun… Çıkıp o hayata baktığımda harflerden başka çaremin olmadığını anlarım yine, geri döner, daha başka bir heyecanla harflerin arasına süzülürüm. Hatta, daha başka bir çaresizlikle. İnsan en çok kendi yarattığı cehennemde rahat edebilirmiş, onun cenneti orasıymış gibi geliyor bana. Roman yazılacaksa kimi zaman kölesi olmak gerekiyor elbette ama bu iyi bir şey mi bilmiyorum, sadece ben başka türlü yapamıyorum. İyi bir şey olup olmadığını anlamak için, ortaya çıkan romana bakmalı belki de.

L.T.: Ben de şu “a” harfi doğada yok diyorum, bunu insanlar uydurdu diye geçiriyorum aklımdan. Harf dediğin ne ki sonuçta, sesin resmi sadece. Bir inançsızlık gibi bu, ama bu inançsızlık, yaptığın işin yapılmasa da olabileceğini düşünmek, başka bir inanca götürür seni. O yaptığın neyse, işte başına gelmiştir senin, bir zorunluluktur. Kimse seni zorlamadı ama yapmasan dağılıp gidecektin, parçalanacaktın, bütünlenemeyecektin bir daha.

H.A.T.: Kendinden daha büyük zorlayıcı olamaz. Yazdıktan sonra değil de yazıyorken roman insanın efendisi olabiliyor. Hakimiyeti metnin kendisine bırakmak anlamında söylüyorum bunu. Seni de alıp götürüyordur cümleler bazen, senin onları alıp götürdüğün gibi…

L.T.: Konuşuyor musun romanınla bazen, sen beni alıp nereye götürüyorsun diyor musun?

H.A.T.: Öyle olmuyor ama onun peşinden sürüklendiğimi hissettiğim anlar oluyor. O zaman parmak uçlarımda bir çeşit uyuşukluk hissediyorum. Sarhoşluk gibi bir şey bu, bir çeşit vecd hali… O sırada iyi bir şey yazmakta olduğumu artık biliyorum. Ama hep ben egemen olursam, cümleleri gidecekleri yöne hep ben götürürsem tatsız ve akli bir şey yaptığımı düşünüp rahatsız oluyorum.

L.T.: Cemil Kavukçu, yazma isteğinin neredeyse bir sarhoşluk gibi bastırdığını söylüyor. Yazma öncesi kendinden geçiş, sarhoşlayış… Hiçbir yerdesin yazarken.

H.A.T.: Esas olan o duygu elbette, hiçbir yerde olmak. Ben daha çok o sarhoşluğu yazarken yaşıyorum. Öncesinde hiçbir şey yok.

L.T.: Yazmaya başlamadan önce her şeyiyle düşlerim yazacağım şeyi, hasret çeker gibi, yazmadan önce özlerim onu çok. Neyin o kadar düşünü kursan canlanır o zaten. Sonra sözcüklerini fısıldamaya başlar, bana ilk sayfasını gösterir. Düşünebildiğim kadar düşünüyorum yazacağım şeyi önceden, sonsuzluğuyla, genişliğiyle, müziğiyle. Kuruyorum da kuruyorum zihnimde. Kurgu dedikleri bu olsa gerek diyorum. Sen biliyor musun kurgunun ne olduğunu?

H.A.T.: Hiç bilmiyorum. Az önce sözünü ettiğimiz atölye çalışmalarına kurgu dersleri vermeye, kurgunun ne olduğunu bilmediğim için gittim zaten. O günlerde, Mahmut’a (Temizyürek) sormuştum nedir kurgu, ben bilmiyorum diye. O da metnin kendisidir demişti, her şeyidir. Doğrusu da bu.

L.T.: “O senin kuruntun,” deriz ya, kurgu o işte. Bazen gözümü yukarı dikerim ve söyle bana yıldız derim, söyle bana… Söyle bana yazayım. Yazarım, yazarım, yazarım, siler sonra yağmurlar, fırtınalar. Silinen benim kuruntularım, kağıtlarda kalan yıldızların söyledikleri midir acaba diye düşünürüm…

H.A.T.: Ben bir cümleni hatırlıyorum: Şiir yıldızlara, öykü komşu teyzeye, roman önüne bakarak yazılır demiştin.

L.T.: Yasemin’e söyledim onu. Çok küçüktü daha ve merak ediyordu bu kadar çok kağıtla ne yaptığımı. Kağıtlar uçuşup durur bizim evde. Çocuk düşünüyor tabii, nasıl bir annedir bu diye. Normal bir işte çalışsaydın, hiç değilse gece döndüğünde bize ait olurdun dedi iki çocuğum da farklı zamanlarda. Gecesi gündüzü yok bir romancının, sen de biliyorsun. O duyguyu hissettirmek için söylemiştim ona. Edasını öğretmek istedim yazmanın. Yasemin bunu öyle iyi hissetti ki, kafasını yatırıp gökyüzüne bakarak şiirler söylerdi.

H.A.T.: Romanlarını önüne bakarak mı yazıyorsun peki? İlk cümleyle mi başlar her şey? Ya da ilk cümleden önce ne vardır?

L.T.: İlk cümle için sonsuz ihtimal var ve o cümle boşlukta doğup boşlukta kalacak. O sonsuz boşluktaki roman arsamızın yerini öğreniyoruz ilk cümleden, o yer bize ilk cümleyle veriliyor. Romanımızı boşluğun oracığına çakacağız işte. İlk cümlenin titreştiği yere… Çak hadi görelim bakalım seni… İlk cümle, gerilimden kurtarır yazarı tabii, ee, sonra? Romancının da, müzisyenin de, şairin de işi boşlukla. Boşlukta bir yerimiz var onu arıyoruz. Kağıda yazıyorsun elbette, görünüşte öyle. Ama o kağıt sonsuz boşluktan başka ne ki.

H.A.T.: Hatta okurken de boşlukta okunmalı. Romanla okur arasındaki bağ ancak böyle olursa kurulabilir.

L.T.: Okuma deneyimine dair çok az şey biliyoruz. Göz, burun, kulak, her şeyle bakıyoruz o sözcüklere ama o anlama süreci nasıl oluşuyor bilmiyoruz. Nasıl kitap okuduğunu düşün bir. Sürekli bir bilinçle okumuyorsun ki. Kitap kötüyse hatırlıyorum her şeyi, hatırladığım zaman bitiyor.

H.A.T.: Unutturabiliyorsa…

L.T.: Unutturabiliyorsa, evet. Şu sandalyede oturuyorum, elimde bir kitap var diyorsan… Yok işte, o zaman havalanmış ama inmiş oluyorsun. Kitap beni alıp götürüyorsa, kendimi ve şimdiyi unutturabiliyorsa iyidir. Bazıları da korkularından kitapla kanatlanıp gidemezler. Metin çok iyidir ama okur o kadar kötüdür ki; korkaktır, deneyimsizdir… Uçağa binemeyen insanlar vardır ya, o hesap.

H.A.T.: Bunu ben de yaşadım. Borges’te ve Vüs’at O. Bener’de. İkisini de okuduğumda ne yani, bunlar da öykü mü dedim ilkin. Hatta Borges’i ödünç almıştım bir arkadaşımdan, götürdüm, burun kıvırarak geri verdim. Tabii, yıllar sonra her iki yazarı da yeniden, hayranlıkla okudum. İlk okuduğumda uçmaktan ben de korkmuştum belki. Ama damağımızda önceden oluşan, kat kat birikmiş bir tat var; farklı bir şey bunun üstüne düşünce yadırganıyor. Az önce de dediğim gibi, ancak boşlukta okunursa mümkün bir metnin içine girebilmek.

L.T.: Deneyimli okur deniyor ya, var öyle bir şey. Kulak yok sende, göz yok sende, deriz ya hani. Alamıyorsun hiçbir şeyin tadını… Herkes de her metnin içine girip dolaşamaz serbestçe. O ham değildir de yazar yazamamıştır. Yazar-kitap yazılarındaki kestirme yargılar da, bu türden, kendini yazardan üstün görme gibi bir tatmin sağlıyor.

H.A.T.: Yargılar iyi bile olsa, her zaman için korkunç.

L.T.: Ama tabii yaza yaza edindiğimiz bir deneyim söz konusu; ben iyi metinle karşılaşınca daha öteden kokusunu alıyorum.

H.A.T.: O bile “bence”yi barındırmalı bence.

L.T.: Ben kendi yazdıklarımda çok fazla iç kafiye ve sözcük tekrarı görüyorum. Ama senin yazında da görüyorum. Başka yazarlarda da… Şimdi elimize birkaç kitap alsak ben sana iç kafiyelerin hepsini çizip göstersem… Biraz da o yazarın gizli saklı iç ritmini göstermiş olur muyum? Çocukluğumuzdan kurtulamamamız gibi bir şey bu. Diyorum ki, ben bu müziği istemiyorum, çocukluğumda kulağıma dolmuş ama şimdi sevmiyorum, sıkıldım. Ben kendime başka besteler yapmak istiyorum, ne kadarı mümkün?

H.A.T.: Ben gene aynı düşüncedeyim; belki temel notalar aynı kalmak şartıyla yapılabilir bu. Sınırlı olanın içinde sınırsızlığı aramak zorundayız gibi geliyor bana.

L.T.: Doğrusu insan değişir değişmez bir yaratık… Sadece yazıda görmüyorum. Picasso’nun resimlerinde, Hitchcock’un filmlerinde de görüyorum. Borges’e nasıl itiraz edilebilir ki, ama bir süre sonra alıyorsun o tekrar duygusunu. Hep aynı şey, hep aynı şey! Okuru kandırıyormuş gibi, orada bir üçkağıt var gibi. Yazarlığın da kendine göre üçkağıtları vardır, değil mi?

H.A.T.: Üçkağıt mı demeli buna bilmiyorum doğrusu. Ya da teknik olanaklar mı demeli? Bir süre sonra yazmak yazmamaya kadar götürür mü insanı? Hani, yapacaklarımı yaptım artık, edebiyattan emekli olayım arzusuna vardırabilir mi?

L.T.: Biliyorsun çok baba yazarlar var, nedir bu yazmak deyip bırakan.

H.A.T.: Yakın zamanda iki arkadaşımdan duydum bunu. Sıkıldım artık, dediler. Bir süre sonra emekli ilan edecekler kendilerini, öyle istiyorlar. Ben yapabileceklerini sanmıyorum.

L.T.: Başta yazara dil gerekmez derken biraz böyle bir şey söylemiştim işte. Yazdığım kitaplar beni bir yere getirdi. Geldiğim yer çok sakin bir yer. Burada roman olmasa da olur gibi geliyor artık bana. Ben artık iyiyim, yaşamaya başladım duygusu. Çocukluğumdaki gibi bir coşkuyu yakaladım galiba ve bu, çok acılı bir sürecin sonunda oldu. Evet, yazmak da bırakılabilir. Keşke bırakılabilse hatta. Ama zor. Çünkü büyüleniyoruz. Öyle büyüleniyoruz ki boşlukta bir romanımız var, bir tane daha olsun; romanlar yaz, bastır dursun. Ama sanki… Sadece roman için değil, aşk için de böyle düşünüyorum ben. Bunların gerekmeyeceği bir hayat olsa keşke. Yani hep çocukmuşsun gibi yaşayabilsen, romanlara da, aşka da ihtiyaç duymasan, tebessümle yaşasan… Yani ille roman mı güzelleştirmeli hayatı?

H.A.T.: Belki çocuklukla roman yazmak o kadar da ayrı şeyler değildir. Hatta roman yazmak çocuk olmaktır.

L.T.: Sen vazgeçemiyorsun değil mi?

H.A.T.: Vazgeçemiyorum. Aslında, gidişata baktıkça, olup bitenleri duydukça sıtkı sıyrılıyor insanın. Gene de bırakabileceğimi sanmıyorum. Geçmişte böyle bir deneyim yaşadım çünkü. İlk iki hikâye kitabımdan sonra beni anlamıyorlar diye yazmamaya, hayatımı bir edebiyat okuru olarak sürdürmeye karar vermiştim. Elime hâkim olamadım, Yalnızlıklar’ı yazdım o yaz.

L.T.: Ama işte, öyle bir roman yazarsın ki bir gün, tamam artık diyebilirsin de. İyi ki varsın Hasan Ali, yazıyı sana bırakıp gidebilirim iç rahatlığıyla, sen yazdığın sürece gözüm arkada kalmaz. Dün akşam konuşuyorduk hani, söz oraya nasıl geldi bilmiyorum ama “Senin yazdığın her şeye imzamı atarım,” dedin bana, sabah uyandığımda bunu düşünüyordum. Ben de senin yazdığın her şeye imzamı atarım.

Gülenay Börekçi

http://egoistokur.com/latife-tekin-ve-hasan-ali-toptas-bulusmasi-yazara-dil-gerekmez/

About editor

Check Also

hasanalitoptas-21[1]

“TO WRITE IS TO INTERVENE IN TIME”

For many people, his literature is like a magical trap: filled with shadows, loneliness, poetry, philosophy, the past and the future. He is one of the most important Turkish authors to have been influenced by existentialism; as a novelist and a poet, he fearlessly plays around with time and place. Hasan Ali Toptaş’s first novel, Bir Gülüşün Kimliği, was published in 1987 and he has continued his literary adventure ever since, with works translated into many languages.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir