Home / HAKKINDA YAZILANLAR / Sakin Manzaradaki Dehşet-Ahmet Tulgar

Sakin Manzaradaki Dehşet-Ahmet Tulgar

Ahmet Tulgar / ahtulgar@gmail.com

Hasan Ali Toptaş, ruhsal olarak teslim olmuş, cismen eylemsiz kalmış, her biri bir ve ayrı şekilde heba olmakta olan kahramanlarının şehir kıyılarında, boğucu kasabalarda ve sınır boylarındaki bu heba oluş süreçlerini; belki de sürecin birincil sebebi olan baş döndürücü bir fiziksel hareketliliğin orta yerine konumlandırarak, bir kez daha acıtıcı insani akıbetlerle baş başa bırakıyor okuru.
‘Heba’nın kahramanları, dışlarında ve karşılarında ve çoğunca da onlara karşı gerçekleşen bir döngünün hızı, fiziksel ortamın ve şartların şiddeti ölçüsünde bir kaçınılmazlıkla akıbetlerine sürüklenirken, onlar için umut besleyemiyoruz. Toptaş, akıbetlerin sahnesini böylesi bir ustalıkla resmediyor.

‘BİTMESİ GEREKEN’ HAYATLAR 

Sesler mekânlara, ışık zamana, kokular katı maddeye, temas şiddete, görüntüler kâbusa dönüşürken, fiziksel uzamı imgesel olarak yeniden ve derinlemesine üreten Toptaş; hem çok geniş, hem aynı ölçüde klostrofobik bir olay yeri kurduğunda, trajik kahramanlarının akıbetini daha başından bekliyoruz. Bir asansör boşluğu, bir bomba, bir müsademede serseri bir kurşun, bir yanlış anlamanın sonunda bir bıçak darbesi, bir dedikodu: Zaten bitmesi gereken hayatlar bitiveriyor. Heba oluyor.
Romanlarındaki varoluşsal problematik açısından onun kurduğu fiziksel atmosfer, fiziksel ortamın duyusal olarak yeniden biçimlendirilişi hayati önemde. Okurun da kapılıp gittiği ve kahramanlarının akıbetine tanık olduğu bir döngü ve şiddet ritmi bu. Bildik bir manzara tasviri değil. Sakin bir manzaranın derinindeki bir dehşet vizyonu.
Toptaş’ın kahramanlarının heba oluş süreçleri onların toplumsal, siyasal ya da töresel şartlara teslim oluşlarının çok öncesinde bu doğa vizyonuna, dehşet imgesine, fiziksel atmosfere teslim oluşlarında belli oluyor. Seslere, renklere, karanlığa, ışığa, temasa, kokulara. Kentlerin kıyısında, kasaba meydanlarında, sınır boylarına, agorafobik ovalarda, klostrofobik ormanlarda.
Akıbetlerinin kaçınılmazlığının daha romanın başında ayyuka çıkmasıyla bundan böyle karşılarına çıkacak toplumsal, siyasal ve töresel etkenler şiddetlerini çok daha fazla hissettireceklerdir. Durum, okura bu şiddet ile sirayet eder.
Bir büzülüp bir genişleyen fiziksel ortamda bir sıkışıp bir kaçma teşebbüsünde bulunan bu kahramanlar için, okur da aynı ritimle umut ile umutsuzluk arasında gidip gelmeyecektir. Umut yoktur çünkü Toptaş’ın kahramanları için. Böyle bir ritim okuru da teslim alıp, durup bir bakmaya zorlar.

HASAN ALİ TOPTAŞ’IN ÖNEMİ 

Toptaş’ın romanlarında karşılaştığımız ve ‘Heba’da iyice şiddetlenmiş bu imgesel ve fiziksel ortam tasvirleri, yenilikçi ve handiyse fantazmagorik tavır, onun Türkiye roman geleneği açısından önemine de işaret eder. Şiirden ve kimi örneklerde zoraki bir şiirsellikten kopamamış ya da kopmamış, güncel örneklerdeyse bu durumu daha da abartma cihetine gitmiş Türkiye romanında Toptaş, geleneğin kıymetli bir taşıyıcısı olarak işte bu sorunu da aşıyor. Toptaş’ın romanlarındaki varoluşçu imgesellik, kahramanlarının bu imgelerle, akıbetlerine etkisi üzerinden kurduğu organik ilişki vasıtasıyla anlam kazanır, nesnel karşılık edinirken; bir yandan da romanının olay örgüsünün eyleyicisi, kurgunun işlevsel öğesi haline geliyor. Yığılma değil yayılma, süs değil gerek. Kopmadan yenileme.
Türkiye öyküleme geleneğinde önemli bir yer olan kasaba ve köy, -buna ‘kır’ da diyebiliriz- Toptaş romanlarında da aynı öneme sahiptir. ‘Heba’da da şehirden ya da sınırdan bakıldığında gidilecek yer yine orasıdır. Ama özlenen ya da istenen değil, sürüklenen yer. Pastoral değil fantazmagorik. Kurtuluş değil akıbet. Düş değil kâbus. Hasan Ali Toptaş, ‘Heba’da geleneksel olay yerini imgeselleştirirken böyle yeniliyor.
‘Heba’, Türkiye roman geleneğine bu yenilikçi ve yenileyici gücüyle eklemlenirken, elbette Hasan Ali Toptaş’ın romancılığındaki sürekliliğe de işaret ediyor. Her defasında beklediğimiz gibi ama her defasında sarsıcı. Bibliyografyasında ayrı bir yere koyamayacağımız ama Toptaş’ı ilk kez okuyanların da ustalığı ve olgunluğu hissedeceği bir roman ‘Heba’.

HEBA’DAKİ USTALIK 

Toptaş’ın ustalığı, romancı zekâsının bariz olarak göründüğü kurgu, duyarlılığının kuvvetle hissedildiği karakterler kadar dilde de ortaya çıkıyor. Toptaş, Türkçe’yi en iyi yazan romancılardan biridir elbette ve bu ‘Heba’yı okurken alınan hazzın birincil etkenidir belki de. Hasan Ali Toptaş ‘Heba’da dil sayesinde hem manzaraya hem de bu manzaraya teslim olmuş, heba olmakta olan kahramanlarına müthiş bir dinamizm kazandırıyor.
Bu yazıda Hasan Ali Toptaş’ın ‘Heba’ adlı yeni romanını okurken düşündüğüm birkaç meseleyi ele aldım. ‘Heba’ üzerine daha birçok açıdan yazılabilir. Türkçe roman üretimi açısından ‘Heba’ bir kazanımdır çünkü. Okunup unutulacak bir roman değil. Sağlam, etkileyici, güzel. “Okuyun” derim.

About editor

Check Also

Bir başka Hasan Ali ve onun gölgesi – Ethem Baran

Hasan Ali Toptaş’la bugüne dek yapılmış söyleşilerden bir kısmı Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız adıyla kitaplaştı. Yazarın en az roman ve öyküleri kadar dikkat çekici bu söyleşilerde Hasan Ali Toptaş külliyatına ilişkin pek çok ayrıntıya ve ipucuna rastlamak mümkün.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir