Home / HAKKINDA YAZILANLAR / Bir başka Hasan Ali ve onun gölgesi – Ethem Baran

Bir başka Hasan Ali ve onun gölgesi – Ethem Baran

Hasan Ali Toptaş’ın, romanlarını yazarken her harfi nasıl hassas terazilerde tarttığının, tozunu alıp sağını solunu kontrol ettikten sonra hepsini tek tek severek ve öpüp koklayarak yerlerine koyduğunun yakın tanıklarından biriyim. Öyle titiz ve sabırla çalışır ki, onun bu emeğini gördükten sonra hakikaten “sonsuzluğa nokta” koyabileceğine inanırsınız. Bu tutumu yalnızca öykü ve romanları için değil, yazdığı, hatta sohbet sırasında ağzından çıkan her söz için geçerlidir. Her sözü çok uzun yollardan ve derinlerden gelir, bütün çapaklarından arınmıştır; önceden kurulmuş cümleler arasından titizlikle seçildikten sonra söylenmişçesine pırıl pırıl, çoğunlukla şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcıdır. Böylesi bir yazarlık anlayışı ve duruşu elbette onunla yapılan söyleşilerde de varlığını sürdürmüştür. Bu birikimin “heba” olup gitmesine kimsenin gönlü razı olmazdı sanırım.

‘Yeryüzüne susmaya gelenler’

Hasan Ali Toptaş, bu durumu, Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız’a yazdığı kısa önsözde, “Söyleşileri bir kitapta toplamayı hiç düşünmemiştim. Fikir, törenden sonra ayaküstü konuşurken, 2014 Altın Portakal Şiir Ödülü’nü alan Şeref Bilsel’den geldi. Doğru olur mu acaba diye konuyu birkaç ay kafamda evirip çevirdim. Neticede, yakın arkadaşlarımın da teşvikiyle kolları sıvadık; gazete ve dergiler elden geçirildi, işin tabiatı gereği benzer cevaplar elendi, elendi ve ortaya kocaman bir dosya çıktı. Daha sonra, bu dosyanın 100 sayfasını da ben eledim.” diye özetliyor özetlemesine ya, onu bu işe ikna etmenin hiç de kolay olmadığını tahmin edebilirsiniz. “Yeryüzüne susmaya gelenler sınıfındanım” diyen Hasan Ali Toptaş’ın uzun yıllara yayılmış söyleşilerinden oluşan bu toplam karşısında, “gereğinden fazla konuşmuşum” duygusuna kapılmasını da şaşırtıcı bulmadığımı söylemeliyim. Abdullah Ataşçı ve Beşir Sevim’in arşivlerden bulup çıkardıkları nice söyleşi de böylece kitap dışında kaldı.

Bir Hasan Ali Toptaş kitabı diyebileceğimiz o harika Efendime Söyleyeyim’i hazırlayan sevgili Mesut Varlık’ın, “Efendime Söyleyeyim yayımlandıktan sonra, demek ki dört yıldır, Hasan Ağbi’nin söyleşilerinden oluşan bir kitap hazırlamak hep aklımdaydı. Bedeni ‘harflerden ve notalardan’ mürekkep bir yazarın sözlerinin gazete, dergi sayfalarında saklı kalmamasını önemsiyordum.” şeklindeki düşüncesi -içinde kendisi olmasa da- böylece hayata geçirilmiş oldu. Şimdi elimizde, Harfler ve Notalar’dan sonra, her biri bir deneme tadında ve bir edebiyat dersi niteliğinde metinlerden oluşan değerli bir kitap daha var. Yazarın, yazdıklarının içinde olduğuna, onu orada aramak gerektiğine inanan Hasan Ali Toptaş’ın söyleşilerine bakmak gerekir bana göre. Söyledikleri de en az yazdıkları kadar dikkat çekici, kalıcıdır çünkü.

Toptaş’ta bazı soruların cevabı “bilmiyorum”la başlar veya biter. Üstelik bilmemenin hoşuna gittiğini sezinleriz satır aralarında. Bilmemek hoşuna gider, çünkü roman, yazarının ona söyletmek istediklerinin dışında başka şeyler söyleyerek yazarını da şaşırtır, hatta şaşırtmalıdır. Sonuçta o kısımlar okurun yazacağı yerlerdir. Bu yüzden yazar, konuşmaması gereken yerde konuşarak romanın sesini perdelememelidir. “Biliyorsunuz, herhangi bir roman karşısında en perişan okur o romanın yazarıdır,” der Hasan Ali Toptaş, şöyle devam eder: “Roman için birçok kurgu tasarlamış ve bazılarını denedikten sonra bunlardan birinde karar kılmıştır çünkü, onu yazarken de birçok sayfayı atmış yahut değiştirmiştir. Yapmaya çalıştığı bazı şeyleri yapamamıştır ama yaptığını sanıyordur ayrıca. Bazı şeyleri de yapmıştır ama bunun farkında değildir. Dolayısıyla zihni çıfıt çarşısı gibidir ve romanda yaptıklarını, yapmayı düşünüp de vazgeçtikleriyle birlikte hatırlamaktadır. Bu sebeple, yazarın kendi romanı hakkında söylediklerine pek kulak asmamalı aslında; roman ne diyorsa ona bakmalı. Velhasıl, yeryüzünde Hasan Ali Toptaş okuru olmaktan mahrum olan tek kişi var, o da benim.”

Her ne kadar Hasan Ali Toptaş söylediklerine kulak asılmaması gerektiğini ifade etse de, kendi romanı hakkındaki sorulara cevap veriyormuş gibi yaparak roman sanatına ilişkin konuşur: “Doğrusu, hiçbir şey anlatmamayı çok isterdim. Her şeyi ancak o zaman anlatmış olurdum çünkü. […] Evet, her roman bir şey anlatır ama roman sanatı da bir şey anlatmaktan ibaret değildir.”

Ayrıntılar ve ipuçları

Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız’da yer alan söyleşilerde Hasan Ali Toptaş’ın romanlarına ilişkin pek çok ayrıntıya ve ipucuna rastlamak mümkün elbette. Sözgelimi Kayıp Hayaller Kitabı ile ilgili bir soruyu cevaplarken hiç yapmadığı bir şeyi yapıyor, kimi noktaları açıklıyormuş gibi görünürken okuru bir kez daha şaşırtıyor: “Yazarken, bazen bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu saklamayıp ortada bırakmaktır diye düşündüm. Aklıma gelen ilk şey, çizmelerden çıkan ‘gırç gırç’ sesleri sözgelimi ya da birkaç yerde gözüküp kaybolan gazyağı bidonu… Dikkatli okur bu seslere kulak verir ya da birtakım nesnelerin peşine düşerse, romanda benim bütün çıplaklığıyla anlatmadığım bambaşka hikâyelerin kapısını açabilir. Hatta, Kayıp Hayaller Kitabı’nın satırları arasında yüzen birkaç romanın varlığını hissedebilir.” Yine aynı şekilde, Yalnızlıklar’da yer alan, “uzaklar / atların topuklarında zonklar / biz uzaklarda” sözlerinin benzerine kitaptaki söyleşilerden birinde rastlarız örneğin: “Ben Hasan yaşlarındayken (Kayıp Hayaller Kitabı’nın Hasan’ı) dayımın sütbeyaz bir atı vardı. Benim gidemediğim uzaklar onun topuklarında zonklardı sanki.” (Dayısı onu ata bir kez olsun bindirmemiştir.)

Hasan Ali Toptaş “dili yazan” bir yazar. Şu cümleler başka türlü nasıl kurulurdu: “Harf meleklerini görmek bana o cümleden alacağım en büyük sevinci yaşatmıştır çünkü. Biliyorsunuz, bir cümlenin şekliyle söylediği şey bu şekilde çakıştığında, harf melekleri gelir o cümledeki harflerin üstüne konar.”

Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız’da birbirinden güzel söyleşiler yer alıyor. Kitaba ilişkin yazacaklarımın hepsinin Hasan Ali Toptaş’ın sözleri karşısındaki cılızlığının farkındayım. Bu yüzden, yazıyı daha çok onun sözlerinden alıntılarla örmeye çalıştım. Hasan Ali Toptaş geri kalan ömrünü susarak geçirecek kadar çok konuştuğunu düşünüyor ve bu kadar çok konuştuğu için mahcubiyet duyuyor. Oysa kitabı okuduğunuzda göreceksiniz, böyle yazarlar daha çok konuşmalı, hep konuşmalı…

Evet, alıntıların ağırlıklı yer aldığı bir yazı oldu bu. Kitabı okuduğunuzda eminim ki siz de, içinizde hemencecik dolaşmaya başlayan Hasan Ali Toptaş cümlelerini birileriyle paylaşmamak için kendinizi zor tutacaksınız. Son alıntıyı (bir okuma önerisi aynı zamanda) bu kitap için Taraf Kitap’ta  bir yazı kaleme alan Mesut Varlık’tan yapalım: “Kitaptaki soruların hepsini silelim; sadece cevapları okuyalım: O zaman bir yazarın notlarından, sayıklamalarından, aforizmalarından, pasajlarından oluşan eklektik ve deneysel bir metinle karşı karşıya kalabiliriz.”

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/kitap-zamani_bir-baska-hasan-ali-ve-onun-golgesi_2255323.html

 

About editor

Check Also

Yazarın sözü, yazının sözü – Semih Gümüş

“Metnin iç aklı” diyor Hasan Ali Toptaş. Bu da onun yazıyla ilişkisini iyi anlatıyor. Yazacağı roman için gerek duyduğu bilgileri alıp içselleştirirken, o bilgiyi unutmamak yazarın başına bela olabilir.“Başka bir deyişle,” diyor Hasan Ali Toptaş, “bir metinde her şey yazılmadan önce düşünülmüşse, her şey aklın menzilinde olup bitiyorsa o metin sağlıksız bir metindir. Bu durumda, metnin iç aklı bile hiçe sayılmıştır çünkü.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir